Geçenlerde katıldığım bir toplantıda tam karşımda oturan yöneticinin yüzüne baktım. Gözlerinde hafif bir yorgunluk, ama dudaklarında hepimize öğretilen, profesyonel kurumsal dünyanın "her şey kontrol altında" gülümsemesi vardı.
Sonra odadaki diğer yüzleri inceledim. Herkes pürüzsüz bir cilde sahip birer manken gibi, yapay "her şey harika gidiyor" maskesini takmıştı.
Gündem maddesi; organizasyonun gelişimi için atılması gereken adımlar, tasarlanacak gelişim programları, mentorluk ve koçluk süreçleriydi. Masada konuşanların dile getirdiği cümleler ortak bir ihtiyacı yansıtıyordu ama bir yandan da klasikleşmiş kurumsal söylemlerdi: "Evet, buna çok ihtiyacımız vardı. Dünya değişiyor, teknoloji ilerliyor. Bazı arkadaşlarımızı gerçekten çok seviyoruz ama gelişimlerini de mutlaka desteklemeliyiz."
İçimden geçen ise tam olarak şuydu: Gerçekten hepimiz aynı odada mıyız?
Çünkü maskelerin arkasında, masada oturan kıdemli insanların zihninden geçen asıl fısıltılar bambaşkaydı. Kimse toplantı esnasında "Gelişim programı ne zaman başlayacak?" diye sormuyordu elbette. Herkes kendi pozisyonunu ve ekibini koruma algısıyla stratejik bir sessizliğe bürünmüş, içten içe benzer şeyleri hesaplıyordu. Her ne kadar dışarıdan çok yeterli ve güçlü görünseler de "Aslında benim de bir koçluk veya mentorluk almaya ihtiyacım var, zaman zaman ben de tıkanıyorum" itirafı ile "Ekibimin tamamının bu programa çok ihtiyacı var ama o kadar çok işimiz var ki, şimdi bunlara nasıl zaman ayıracağız, zaman mı kaybedeceğiz?" çelişkisi zihinleri tamamen kilitlemişti.
Modern iş dünyasının en büyük paradoksu bu işte. Bizden sürekli "cesur olmamız", "öğrenmeye açık olmamız" ve "konfor alanından çıkmamız" isteniyor. Ama masaya oturduğumuzda, yoğunluğun getirdiği zaman baskısı veya tıkanma noktalarını açıkça paylaşma çekincesi yüzünden hepimiz görünmez, estetik maskeleri takıp birbirimizi onaylama tiyatrosuna başlıyoruz.
Korkunun ve zaman baskısının olduğu yerde ne gerçek bir gelişim olur ne de tasarlanan programların getireceği sinerji. Sadece prestij kaygısıyla birbirini alkışlayan ama günün sonunda zihnen tükenmiş ekipler kalır geriye.
Bizzat mutfağına girdiğim kurumlardan biliyorum; bu işler kopyala-yapıştır teorilerle, slaytlarla yürümüyor, bugüne kadar da yürümedi. Gerçek bir gelişim için liderlerin ve ekiplerin yapay maskeleri güvenle yere bırakabileceği, gelişimin getirdiği o estetik durmayan ama çok insani kaygıları, zaman sıkışıklıklarını korkusuzca konuşabileceği canlı bir deneyim alanına ihtiyaç var.
Çünkü en gerçek dönüşüm, herkesin mükemmel rolü oynadığı anlarda değil, maskeleri indirip gerçeği birlikte inşa etmeye cesaret ettiğimizde başlıyor.
Peki, bunca yıllık iş tecrübenizi düşündüğünüzde, kurumsal toplantılarda gerçekten ne kadar gerçekçiyiz? Sizce o masalarda maskesiz ve tamamen şeffaf olmak ne kadar mümkün?
Son Güncelleme:
Yorumlar (0)
Yorum Yapın