Güç, çoğu zaman tercih değil; zorunluluktur.
Kim, sırtını güvendiği bir omuza yaslayabilecekken ateşe yürümeyi seçer? Kimse. Ama bazı kadınlar bu seçimi yapmak zorunda bırakılır ve zamanla o ateş onları yakmaz — pişirir. Dönüştürür. Güçlü kadınların çoğu, güçlü doğmamıştır. Hayat, onları öyle olmaya mecbur etmiştir.
En kalabalık ortamda bile tanırsınız onları. Duruşlarında açıklanamayan bir ağırlık vardır — ne kibirden ne de yorgunluktan. Bir şeyleri taşıdıklarını hissettiren cinsten bir ağırlık. Bakışları içe dönük ama kararlıdır. Yüzlerindeki gülümseme bazen hüzünle, bazen de tüm acılara inat bir neşeyle renk değiştirir.
Maskelerini takma konusunda ustadırlar. İçlerinde fırtınalar kopsa da bunu sahneye yansıtmamak, en çok prova ettikleri rollerdir. Ama bu bir zayıflık değildir — aksine, uzun yılların kazandırdığı sessiz bir disiplindir.
Her şeyin farkındadırlar. Kur yapıldığını, yalan söylendiğini, sevildiğini ya da sadece kullanıldığını — hepsini hissederler, çoğu zaman söylenmeden önce. Sezgileri köreltilmemiştir; aksine, acıyla bilenmiştir. Ne istediklerinden çok ne istemediklerini bilirler artık. Bu ayrım küçük görünür ama aslında derin bir olgunluğun işaretidir.
Sevildiklerinde açılırlar — tıpkı uzun süre kapalı kalan bir pencerenin sonunda ardına kadar açılması gibi. Sevince severler; öyle ki bu sevginin derinliğine çok az insan dayanabilir. Şefkatleri performatif değil, içgüdüseldir.
Hayatta tuttuğunu koparanlar, çözüm üretenler, fedakârlığı erdem değil refleks hâline getirenler... Hepsi bu kadınlardır. Ama bedelini de en çok onlar öder.
"Seni taşıyan erkek zor bulunur" derler. Oysa ağır olan; dürüstlükleri, zekilikleri, yüreklilikleri ve bu dünyanın onlardan beklediğinden fazlasını taşımaya alışmış olmalarıdır. Vaatlere inanmazlar artık — çok fazla boş söz duymuşlardır. Lafı dolandıranlarla aralarında görünmez ama sağlam bir duvar vardır.
"Zor kadın" derler ya... Zor, aslında bir şeyin nasıl olduğunu bilmemektir. Bu kadınların dilini ve dünyasını anlayan az olduğundan, anlaşılamamak "zor" olarak etiketlenmiştir. Oysa doğru tanım şudur: zor hayat yaşamış kadınlar.
Ne kadar güçlü görünüyorlarsa, o kadar çok kırılmışlardır. Ne kadar ağırbaşlılarsa, o kadar çok yıkılmış hayalleri vardır geride. Cesaretleri yanardağ gibidir — görünürde sakin, içte sürekli kaynayan. Bu yüzden sahtekârlara tahammül edemezler; oynanan oyunları çok erken görürler ve kurallara değil, kuralların kendisine meydan okurlar.
En sert görünen yanlarının hemen ardında ise büyük bir merhamet yatar. İnsan neyin yokluğuyla büyümüşse, ona karşı en açık o olur. Bu kadınlar da sevgiden, güvenden, hafiflikten mahrum kaldıklarında, başkalarına tam da bunları vermeye çalışırlar.
Bir kısmı sevmeyi bırakmıştır — ya da öyle sanır. "Aşk yok" derken gözlerini kaçırıyorlarsa, iyi bakın: kendileri de inanmıyor o söze. İçlerindeki kor hâlâ yanıyor; ama bunu göstermek için yeterince güvende hissetmiyorlar kendilerini. Kimseyi kolayca yüreklerine almazlar — çünkü o kapıyı açmanın bedelini defalarca ödemiş, kapıyı bir daha çarpmanın da ne anlama geldiğini öğrenmişlerdir.
Yaş onlar için sadece bir sayıdır. Çoğu, henüz otuzunda yetmişin ağırlığını taşımıştır. Yalnızlığı bir ceza olarak değil, bir sığınak olarak benimsemişlerdir. Mutlu çiftlere gülümseyerek bakarlar; içlerinden ne dua ettiklerini, ne dilediklerini kimse bilemez.
Bu kadınları üzebilirsiniz. Ama yıkamazsınız.
"Güçlü olmayı sen mi istedin?" diye sorarsanız, gülerler. "Pamuklara sarılmış, hafif bir hayat varken kim ister bunu?" derler. Sonra dönerler ve kalabalığın içindeki yalnızlıklarına karışırlar.
Yürüyüşünden tanırsınız...
Son Güncelleme:
Yorumlar (0)
Yorum Yapın